Asım KUTLUATA

    1) MADEN NEDİR:
    Yeraltında bulunan, ekonomik değeri olan mineral ya da mineral oluşumlarına maden denir.

    2) REZERV:
    Madenlerin, günün ekonomik koşullarına ve teknolojik araştırmaların sonucuna göre işletilmeleri fizibl olan kaynaklara rezerv denir.

    3) MADENLER NASIL ARANIR:
    Belli madenler belli jeolojik oluşumlar sonucu oluşur.(örneğin taşkömürü karbonifer, krom serpantinler, linyit neojen formasyonlarında). Önce yüzeyden elde edilen bulgulara dayalı olarak, jeolojik haritalar üzerinde çalışmalar yapılır. Açılan yarmalar sonucu sondajlı çalışmalar ve galeri sürme yöntemleri ile rezervler üç boyutlu olarak belirlenir. Alınan numuneler üzerinde yapılan testler sonucu tenör tespit edilerek ekonomik rezerv miktarı belirlenir. Günün arz talep dengesine göre yapılan mühendislik çalışmaları ve pazar etütlerine göre yeterli kredi ve kaynak bulunmuşsa üretime alınır.

    4) MADEN KAYNAKLARININ ÖNEMİ:
    Maden kavramı insanlık tarihi kadar eskidir. (Taş devri, Yontma taş devri, cilalı taş devri gibi.) İnsanlar yaşamlarını kolaylaştırmak, kendilerini korumak, güçlü olmak amacıyla, hepimizin bildiği bakırı, demiri kullanmaya başlamışlardır.

    Madenler her türlü sanayinin ya doğrudan ya da dolaylı girdisidir. Günümüzde gelişmiş, sanayileşmiş ülkelere baktığımızda; geçmişlerinde sınırları içerisinde doğal kaynakları iyi değerlendirdikleri ve kolonileşme hareketleri ile gelişmemiş ülkelere giderek yeraltı kaynaklarına sahip olmaya çalıştıkları, ürettikleri ham cevherleri ya da konsantreleri ülkelerine getirerek sanayilerinde tükettiklerini görürüz. Bu durum günümüzde de farklı değildir. Tarihte ve yaşadığımız çağda bir çok savaşın çıkış nedeninin enerji kaynaklarına, madenlere sahip olma anlayışından kaynaklandığını söyleyebiliriz.

    Madenlerin üretilerek ara ürün ve nihai ürüne dönüştürülmesi, (Örn. Demirin otomobil, kromun kromlu çelikler, bakırın elektrik motorlarında kullanılır hale gelmesi, bor’u konsantre olarak değil de deterjan ve cam sanayii ve savaş sanayiinde kullanılması gibi.) istihdam yaratma ve katma değer oluşturma açısından çok önemlidir. Ayrıca sanayii ürünü ihracatı, hammaddeye oranla daha yüksek miktarda döviz girdisi sağlamaktadır. Madenleri nihai ürüne dönüştüren ülkeler kalkınmış, gelişmiş, milli geliri yüksek ülkelerdir. Yeraltı kaynağı olan, ancak bu kaynağı hammadde olarak ihraç eden ülkeler az gelişmiş ya da geri kalmış ülkelerdir ve milli gelirleri düşüktür. Bazı ülkelerin yeraltı zenginliği yoktur. Ama milli geliri 30 bin doların üzerindedir. Örneğin Danimarka, İsveç gibi. Bu ülkelerin, ithal ettikleri hammaddeyi ya da ara ürünleri çok iyi değerlendirdiklerini söyleyebiliriz. Şöyle bir sonucu da çıkarabiliriz. Doğal kaynaklara sahip olmak; gelişmişlik düzeyine ulaşmak için önemli avantajdır. Ancak kaynakların iyi değerlendirilmesi koşuluyla. Kaynaklarınızı iyi değerlendiremezseniz birilerinin sanayilerine girdi sağlamaktan öteye gitmeyen bir konumda olursunuz. Türkiye cevher çeşitliliği açısından zengin, rezervlerin büyüklüğü açısından bir iki madenin dışında zengin bir ülke değildir. (Örn. Bor, trona, bazı endüstriyel hammaddeler gibi.) Ülkemizin madenleri, gelişmiş sanayii toplumlarına, ağırlıklı olarak 1800’lü yılların başlarından beri hammadde ve ara ürün girdisi sağlamaktadır. Bu tespiti, bor, demir, bakır, kurşun gibi bir çok maden için söyleyebiliriz.

    İnsan yaşamında ihtiyaç duyulan ve gelişen teknolojiler sonucu (günümüzde ve gelecekte) elde edilen ürünlerin kaynağı, madenlerden sağlanmaktadır. Bu nedenle madenler insan yaşamının vazgeçilmez unsurlarıdır.

    5) OSMANLI DÖNEMİNDE MADENCİLİK:
    Osmanlılar maden kaynaklarını “kamusal” varlık sayarak Devlet gereksinimlerine tahsis etmişler ve özel mülkiyet konusu yapmamışlardır. (günümüzde de aynı) Cevher üretimi ve odun tedariki için yöre halkına “kürecilik” denilen bir mükellefiyet yüklenerek, bazı vergi ve diğer yükümlülüklerden muaf tutulurken ürünün 5/4’ü ücret olarak verilirdi. (Kadri Yersel) Bu düzen 17. Yüzyılda çökmüş, yaklaşık 200 yıl bir duraksama dönemi yaşanmıştır. Batı Avrupa da başlayan rönesans ve reform hareketlerinin gelişme yönündeki sonuçları ekonomiye de yansıdı, sanayileşme başladı. Sanayileşmeye paralel olarak hammadde ihtiyacını karşılamak için sınır ötesi ülkelere gidildi. Güney Amerika ve Afrika’nın değerli madenleri gelişmiş ülkelere aktı..

    Osmanlı çeşitli nedenlerle Batıdaki gelişmelere ayak uyduramadı. Batının ürettiği mallarla rekabet olanağı yoktu. Üstelik Osmanlı ekonomisi ithal ağırlıklı liberal bir düzene dayanıyordu. Kendi imalatçılarını ve kürecilerini desteklemesi bir yana, silah ve cephanesini batıdan alıyordu. Bu durağanlık 20. Yüzyılın başlarındaki önemli değişiklikler oluncaya kadar sürdü. 19. Yüzyılda, burjuva sermayesi Batıda güçlenmişti. Emperyalizm arenasında paylaşımda sıkıntılar başlamıştı. Osmanlıda gittikçe ağırlaşan siyasal ve ekonomik çöküş, Batılılar arasında paylaşım çekişmesini daha da ısıtmıştı. Dünya hammadde kaynakları tümüyle paylaşılmış, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında bulunabilecek kaynaklar; hem ulaşım hem de gözetim ve kontrol kolaylıkları nedeniyle siyasal üstünlük sağlayacağından önemsenmeye başlanmıştır. Osmanlı topraklarında, Almanlar bakır ve krom, İngilizler bakır ve bor, Fransızlar kurşun ve kömür, İtalyanlar kükürt ve kömür yatakları ile ilgilenmişler ve işletmeler kurmuşlardır. Yerli üretici yok denecek kadar azdı. Ruhsatlar padişah fermanına dayanıyordu. Maden üretimi Batılıların ihtiyaçlarına göre planlanıyor ve üretiliyordu Osmanlıda hammaddeyi kullanarak tüketecek endüstri de yoktu. Fiyat belirlemeleri de yabancı üreticiler tarafından yapılmakta idi.

    Osmanlı, ağırlıklı olarak madenlerini ordusuna silah ve cephane, hazinesine sikke (para) sağlamayı amaçlayarak işletmiştir. Ülkede üretilen hammaddeleri mamul maddeye dönüştürülerek daha yüksek karların ve katma değerin eldesini sağlamak gibi ekonomik düşüncesi de fazlaca olmamıştır.

    -Hammadde ihracına karşılık sikke basacak altın, gümüş ithalatını yeğlemiştir.

    19. y.y. yabancılar aldıkları ruhsatlarla madenleri işletmeye başladıklarını söylemiştik. Zonguldak kömür havzasında ise Madenciyan adı verilen çoğu rumeli kökenli kişiler havzada ocaklar açmışlar, işletmeler kurmuşlardı.

    -1858 de Fransızlardan alınan arazi Kanunu ile ilk kez yasal kurallar konuldu. Bu Kanuna çıkarılan Nizamnamelerle yeni düzenlemeler getirildi. 1906 yılında bugün de yürürlükte olan Taşocakları Nizamnamesi yürürlüğe kondu.

    Bu Nizamname ile; madenler yine devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Belirli kural ve koşullarla yerli ve yabancı kişilerin yararlanmasına açılmıştır. Madenler salt para ve savaş malzemesi olmaktan çıkarılarak ticaret malı haline getirilmiştir.

    200 yıllık bu süreç sonucu yabancıların kontrolü ve denetiminde olan Osmanlı madenciliği ve endüstriyel gelişmeyi gerçekleştirememiş imparatorluk kendisini Trablus, Balkan ve Birinci Dünya savaşları içinde bulmuş savaşın sonucunda imparatorluk yıkılarak yerine Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.

    6) CUMHURİYET DÖNEMİ MADENCİLİK (1923-1938):
    Cumhuriyeti kuran Mustafa Kemal ve arkadaşları Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş savaşlarında olmayan ya da gelişmemiş endüstrilerin eksikliklerini yaşamışlar, Cumhuriyetin kuruluşu ile bu durumun düzeltilmesini ve sanayileşmeyi birinci plana almışlardır.

    Öncelikle madenciliği bilimsel temele oturtmak, bu işin bir mühendislik işi olduğu bilinciyle, eğitilmiş madencileri yetiştirmek amacıyla 1924 yılında Zonguldak’ta bir Yüksek Maden Mühendisi okulu açılmıştır. Bu okul1931 yılında kapatıldı. 70 civarında mühendis yetiştirildi. Kapanma gerekçesi olarak sayının yeterli olduğu ve de ekonomik buhran gösterilmektedir. Kapatmanın yanlışlığı kısa bir süre sonra anlaşıldı. Maden teknisyenleri kısa bir kurs sonrası mühendis statüsüne yükseltildi. Yurt dışına öğrenci gönderildi ve köklü çözüm olarak da 1953 yılında İstanbul Teknik Üniversitesinde Maden Fakültesi kuruldu. 22 yıllık aradan sonra madencilikte bilimi ve tekniği öne çıkaran yola kavuşuldu.

    Madenleri nakli ile ilgili olarak Demir yolu ağının genişletilmesi için çaba harcandı. Limanlara el atılarak bazı madenlerin devletleştirilmesi gerçekleştirilmiştir.

    1920’li yıllarda Kozlu, Üzülmez ve Kilimli’de İş Bankası tarafından kömür ocaklar işletilmeye başlanmıştır. 1935’de MTA Enstitüsü, Etibank ve Elektrik İşleri Etüt İdaresi kurularak sanayileşmenin altyapısı hazırlanmaya başlanmıştır. 2804 ve 2805 sayılı yasalarla kurulan MTA ve Etibank’a önemli ayrıcalıklar tanınmıştır.

    1940 da 3867 sayılı yasa ile Zonguldak Taş Kömürü Havzası Devletleştirilmiştir.

    1954 yılnda 6309 sayılı Maden Yasası yürürlüğe girmiş, 1957’de kömür, Etibank bünyesinden ayrılarak TKİ kurulmuştur.

    1978 yılında “2172 sayılı” Devletçe işletilecek Madenler Hakkında Kanun çıkarılmıştır. Bu kanun hükümlerine göre, Özel Sektörün elindeki Bor, Trona, Asfaltit, Uranyum, Toryum ve Linyit ruhsatları iptal edilerek, ilgili Kamu İktisadi Devlet kuruluşlarına devredilmiştir.

    2172 sayılı yasanın yürürlüğe girmesi sonucu ülkemizdeki linyit üretimi artmış, linyite dayalı termik santral yatırımlarına başlanmıştır. Bor madenlerinin Etinank’a devredilmesiyle yapılan arama faaliyetleri sonucu bilinen toplam rezervler 600 milyon tondan 2 milyar tona çıkarılmıştır. 30-40 dolar/tona ithal edilen konsantre borun tonu 150-200 doların üzerine çıkmış, ülkemizin bor ihracatında dolar bazında önemli artışlar olmuştur. Bugün bor ihracatımız 200 milyar doların üzerindedir.

    2172 sayılı yasa 13 Haziran 1983 yılında, 2840 sayılı yasa ile yürürlükten kaldırılarak bor, trona, asfaltit, toryum ve uranyum madenleri bu yasa kapsamına alınmış, “aranmaları ve işletilmeleri devlet eliyle yapılır” hükmü getirilmiştir. Daha sonra trona ve asfaltitler de 2840 sayılı yasa kapsamından çıkartılmıştır.

    1985 yılında çıkarılan 3213 sayılı Maden Kanunun 49. Maddesinde 2840 sayılı kanun hükümleri saklıdır denilerek, bu madenlerin devletin elinde kalması hükmüne dokunulmamıştır. Yalnız “bunların ihracatına ait usul ve esaslar Bakanlar Kurulunca tespit edilir” hükmü getirilmiştir. Günümüzde yürürlükte olan 3213 sayılı yasanın değiştirilmesi ile ilgili 3 kez çalışma yapıldı. Son değişiklik tasarısı TBMM’e gönderilmiş, komisyonlarda görüşülmeye başlanmıştır.

    7) 1980 SONRASI MADENCİLİK POLİTİKALARI:
    24 ocak kararları ile benimsenen serbest Pazar politikalarının sonuçlarından madencilik sektörü de olumsuz yönde nasibini aldığını söyleyebiliriz. Öncelikle madenler bulundukları yerde işletildiklerinde fizibl olma özellikleri fazladır. Madenler üretildiklerinde, yeni cevher oluşumlarının gerçekleşmesi için milyonlarca hatta milyarlarca yıl geçmesi gerekir. Bu nedenle en verimli şekilde değerlendirilmelidir. Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de Anayasanın 168. Maddesinde tarif edildiği gibi madenler “Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır.” hükmü mevcuttur. Yani kamusal niteliği vardır. Projelendirmeleri ve üretimleri devlet tarafından kontrol edilmektedir. Ancak ülkemizde maalesef gerektiği gibi kontrol ve denetim yapıldığını söyleyemeyiz.1980 sonrasında devletin üretimden çekilmesi gerekir anlayışı, madencilik sektörüne de yansımış ve birçok işletme özelleştirme kapsamına alınmıştır. Örneğin Çinkur İranlılara satılmış, bu gün Kayseri’deki tesislerde faaliyetler tamamen durmuştur. Bakırlar özelleştirme kapsamında ve 10 yıldır Özelleştirme İdaresinde, iki defa teklif alınmış ve satışı gerçekleştirilememiştir. Zonguldak Kömür Havzası ciddi ekonomik ve idari sorunlarla karşı karşıyadır. Eski Etibank’ın önce bankası özelleştirildi. Sonra 7 Genel Müdürlük oluşturularak parçalandı. Bor satışlarından elde edilen gelirler belirli bir denge içerisinde bir çok işletmenin ayakta durmasını sağlarken bugün özelleştirme kapsamında olan bu işletmelerin verimliliğinden bahsedilemez olmuştur. Ya yok pahasına satılacaklar ya da kapılarına kilit vurulacaktır. Örnekler artırılabilir. Şunu söyleyebiliriz. Yıllardır madencilik sektöründeki kuruluşlara, bilinen nedenlerden dolayı kamu tarafından gereken yatırım yapılmamıştır. Personel politikaları ağırlıklı olarak siyasi nedenlerle bozulmuş, çalışanlar, geleceğe soru işaretleri ile bakar konuma gelmiş, performanslar olumsuz etkilenmiştir. Bu kuruluşları alacak yerli sermaye de gözükmemektedir. Aslında riski yüksek olan madenciliğe özel sermaye yatırım yapmak istememektedir. Yabancılar da birkaç madenin dışındaki cevherlerle fazla da ilgilenmemektedir. Bugün ülkemizdeki madenlerden Batılıların ilgilendiği madenlerin başında bor, trona ve altın gelmektedir. Türkiye’deki bor yatakları Batının yaklaşık 200 senedir gündeminden düşmemiştir.

    8) BORLARLA İLGİLİ GENEL DEĞERLENDİRME:
 
  Bor kelimesinin kökeni Arapça’da Buraq/Baurach ve Farsça’da Burahdan gelmektedir. Bor ürünleri ve kimyasalları karakteristik özellikleri nedeniyle hammadde, rafine ürün, kimyasal ürün ve nihai ürün şeklinde ABD, Japonya, Fransa, Almanya, İngiltere başta olmak üzere endüstrileri gelişmiş birçok ülkede 200’ün üzerinde alanda az çok kullanılmaktadır.

    Yurdumuzda ilk bor madeni yatağı 1815 yılında Balıkesir’in Susurluk ilçesinde bulunmuştur. 1865-1917 yılları arasında Türk, Fransız, İngiliz ve İtalyan girişimcilerin ruhsat aldığını görüyoruz. Daha sonra Dünya çapında kartel olan İngiliz Borax Consolidated ltd. şirketi tarafından ruhsatların birer birer ele geçirildiğini görüyoruz.

    Osmanlı da sanayileşme konularında önemli çabalar olmadığı için madenlerin önemi yeterli düzeyde kavranmadığı, bu konuda bilimsel çalışmaların yapılmadığı ve yeterli düzeyde uzman olmadığını söyleyebiliriz. Şu örneği vermek isterim. 1865 yılında İstanbul’da mermer işleri ile ilgilenen Polonyalı mülteci (Henri Cropple) eski ortağı Fransız Desmezures’e alçı taşından yapılmış heykeller hediye eder. Bu heykellerde yüksek oranda borax olduğunun fark eden Fransız, Susurluk Sultan Çayında pandermit üretimine başlar ve Paris civarında rafine tesisi kurar. Borlar yıllarca alçı taşı değerinde dışarıya sevk edilir. 17 yıl sonra hile ortaya çıkar ve faaliyet durdurulur. Ancak bir yolu bulunarak yine üretime ve sevkiyata devam edilir.

    Dünyada kullanım oranları %41 fiberglas-Cam, %12 deterjan, sabun temizlik ürünleri, %13 seramik, sır sektöründe, %6 sı tarım sektöründe kullanılmaktadır. ABD Bor üreticisi bir ülkedir. Ürettiği ürünlerin 3/2 sini borlu sanayilerde tüketmekte, katma değeri yüksek ürünlere dönüştürmektedir. ABD’de Borların %78’i fiberglas-cam ve seramik, %6 sı deterjan, %4 ü ziraat, %3 ü yanma geciktiricilerinde kullanılmaktadır.

    Avrupa’da ham bor üretimi yoktur. Türkiye ve ABD’den ithal ettiği borları sanayilerinde kullanarak önemli gelirler elde etmektedirler. Avrupa borların %35’ini deterjan sektöründe, %33’ünü fiberglas-cam, seramik sektöründe tüketmektedir. Örneklerde de görüldüğü gibi bor madeninin ağırlıklı olarak gelişmiş sanayii ülkeleri tüketmektedir. Türkiye hem ham bor üreticisi hem de rafine bor üreticisi bir ülkedir. Ülkemizde bor tüketimi Dünya Bor tüketiminin %1-2 si kadardır. Bugün Dünya bor üretimi %100 B2/O3 bazında yılda 1,5 milyon ton civarındadır. Bu üretimin %31 Türkiye ve %39’u ABD’li US Borax tarafından yapılmaktadır. Dünya bor arzının %70’ini Türkiye karşılamaktadır. Yaklaşık 1,2 milyar dolarlık dünya pazarının US Borax %65-70’ini, Türkiye ise %20 civarında pay almaktadır.

    Bu değerlendirmeler sonucunda: Dünya rezervlerinin %63’üne sahip olan Türkiye bor pazarından rezervine oranla çok düşük pay almaktadır. Bor türevlerinin kaymağını gelişmiş sanayii ülkeleri almaktadır. Türkiye’nin bu payı artırabilmesi için katma değeri yüksek ürünlere yönelmesi, Ülkemizde bor ürünlerini tüketen endüstrilerin kurulmasını sağlaması gerekmektedir.

    1-Bor madenleri özelleştirilmemeli, aranmaları, üretilmeleri ve pazarlanmaları devletin kontrolü altında olmalıdır.

    2-AR-GE çalışmalarına önem verilmeli, bor ve bor ürünlerinin ülkemizin sanayisi tarafından kullanılması, tüketilmesi için özel sektöründe içinde olacağı girişimlerde bulunulmalıdır.

    3-Çağdaş pazarlama organizasyonları düzenlenmeli, devlet memuru anlayışından uzak, dünyanın bir çok ülkesinde ürünleri pazarlayabilecek yapılanmaya gidilmelidir.

    ABD ve İngiltere, Türkiye’deki bor yataklarında üretim planı ve fiyat politikalarını kendi menfaatleri doğrultusunda belirleyerek, katma değeri yüksek rafine tesislerini, hiçbir zaman Türkiye’de kurmaya yanaşmayan politikalarını uzun yıllar sürdürmüşlerdir. Bu anlayış sadece bor madeni için geçerli değildir. Demir,Çelik ve Seydişehir Aliminyum tesislerinin kuruluşunda da aynı anlayışla kredi ve teknik yardıma sıcak bakmamışlar, Türkiye teknik yardımı ve krediyi SSCB’den almıştır.

    1950’li yıllarda Türkiye bor madeni üretimi ve türevlerinin eldesi doğrultusunda yatırım kararları almıştır. Ülkemizde bor türevlerini üretecek fabrikanın kuruluşu ile ilgili kredi ve teknoloji verme hususunda nazlanan Fransız ve İngiliz firmalarından umut kesilince 1 Haziran 1964, Polonya hükümeti ile anlaşarak Bandırma Borax ve Asit Borik fabrikasının temeli atılmıştır.

    Batılı sanayiciler Türkiye’deki hammadde kaynakları ile her zaman yakından ilgilenmişlerdir. Sebebi ise batının hammadde kaynaklarının tükenmiş yada çok azalmış olmasının yanı sıra hammadde hakimiyeti stratejik üstünlük sağladığı ve ülkemizdeki kaynakların batıya, Afrika ve Uzak Asya ve Güney Amerika’dan yakın olması gösterilebilir.

    9) TRONA (DOĞAL SODA) (Na2CO3NaHCO32H2O):
Beypazarı Trona yatağı Ankara’nın 115 km Kuzey batısında Beypazarı ilçesinin yaklaşık 10 km kuzeyinde neojen havzasında yer almaktadır. Dünyanın ilk trona yatağı ABD’de 1856 yılında Green River (Wyoning) de tespit edilmiştir. FMC Şirketi 1947 yılında 80 ton/gün üretim kapasitesi ile tronadan ilk soda külü üretimini başlatmıştır.

    Ülkemizde ise trona 1979 yılında Beypazarı’nın kuzeyinde MTA Enstitüsü tarafından yapılan kömür sondajları esnasında belirlenmiştir. 1980-1986 yılları arasında yaklaşık 23.000 metrelik sondajlı etüt çalışmaları yapılarak dünyanın ikinci büyük trona yatağı bulunmuştur. Bu yatakta ekonomik değere haiz 235 milyon ton soda rezervi belirlenmiştir.

    -Dünya soda üretimi üç kaynaktan sağlanmaktadır.
    1-Solvey metodu kullanılarak tuz, kireçtaşı ve amonyaktan
    2-Sodalı göllerden
    3-Trona yataklarndan

    Trona yataklardan ilk soda üreten ülke ABD’dir. Günümüzde ABD’nin yıllık üretimi yaklaşık 10 milyon tondur.

    Ülkemizde ise soda üretimi Mersin Soda (Şişe-Cam) A.Ş. tarafından 1976 yılında kurulan tesislerde yapılmakta, yılda yaklaşık 700 bin ton soda üretilmektedir.

    Ticari soda külü (Sodyum Karbonat) yaklaşık olarak; %48 Cam, %27 Kimya, %12 Sabun ve deterjan sanayileri olmak üzere Distributors, kağıt hamuru ve gaz ve su arıtmada kullanılmaktadır. Dünya doğal soda üretim kapasitesi 44 milyon ton/yıl üretimi ise yaklaşık 35 milyon ton/yıl (parasal değer olarak 4,5 milyar dolar) düzeyindedir.

    Sentetik yolla üretilen sodanın maliyeti yaklaşık 110 dolar/ton ile klasik madencilik yöntemi ile üretilen sodanın maliyeti 80 dolar/ton ve çözelti madenciliği yapılarak üretilen sodanın maliyeti ise 60 dolar/ton civarındadır. Yani sentetik (Solvay) soda üretimi, doğal (trona) soda üretiminden daha pahalıdır.

    MTA Arama çalışmalarını tamamlayarak Beypazarı Trona yatağını1983 yılında Etibank’a devretmiştir. Etibank 1983 yılından sonra bu yatağın ağırlıklı olarak yabancı firmalar aracılığı işletilmesi doğrultusunda projeler oluşturmuş ihalelere çıkılmış ancak sonuç alınamamıştır.

    Etibank 27 Temmuz 1983 tarihinde 3890/44 sayılı yönetim kurulu kararı ile yatağın işletilmesinin yabancı sermaye iştiraki ile kurulacak özel statüde bir A.Ş. ile yürütülmesine karar vermiştir. 15 Eylül 1983 tarih ve 124 nolu Ekonomik İşler Yüksek Koordinasyon Kurulu kararı ile de trona projesinin FMC, IFC Şişecam ve Etibank Ortaklığı ile gerçekleştirilmesi onaylanmıştır. 750 bin ton/yıl kapasiteli tesis 1985 yılında başlayarak 1989 yılında üretime geçilmesi öngörülmüştür. Toplam yatırımın 215 milyon dolar, soda maliyetinin 43 dolar/ton olacağı belirtilmiş, Ancak FMC 1986 yılında piyasanın ilave ürün sunuşuna olanak vermeyeceği gerekçesiyle projeden çekilmiştir.

    Proje 1989-1990 tarihlerinde askıya alınmış 1991 yılında yeniden çalışmalara başlanmıştır. Birçok firma ile görüşmeler yapılmış ancak somut bir gelişme sağlanamamıştır. 1992 yılında FMC ve Solvey dahil olmak üzere birçok firmadan “Nihai Ürün Paylaşımı” modeline göre teklif istenmiş, ancak belirtilen süre içerisinde teklif alınamamıştır.

    31 Temmuz 1993 tarihinde 20 yabancı 4 yerli firmadan teklif istenmiş, 4 yabancı 1 yerli firmadan teklif alınmıştır. Teklif veren firmalar Trona’nın 2840 sayılı yasa “Devletçe İşletilecek Madenler” kapsamından çıkartılması şartı koşulmuş ve 1994 yılında trona ve asfaltit 3971 sayılı yasa ile 2840 kapsamından çıkarılmıştır. 05.02.1998 tarihinde 1993 yılında çıkan ihale Yönetim Kurulu kararı iptal edilmiş ve Etibank’ında içinde olacağı ortak belirleme yöntemi benimsenmiştir. Üç firmanın katıldığı ihalede Park Holding-Bayındır Holding ortaklığı ile Beypazarı Trona Projesi çerçeve anlaşması 30.06.1998 tarihinde imzalanmış, 18.08.1998 tarihinde Yüksek Planlama Kurulunun 98/T-41 sayılı kararı ile yürürlüğe girmiştir.

    Eti Holding %26, Park Holding ve Bayındır Holding %74 hisse ile katıldığı ortaklıkta Eti Holdingin oluru olmadan kararların alınmayacağı hükmü konmuştur. Eti Holding Ruhsat Kira Bedeli olarak yılda 4 milyon dolar ya da net satışların %6’sından hangisi büyükse onu alacaktır.

    Eti Holding 8 kişilik Yönetim Kurulunda 2 üye, 3 kişilik Denetleme Kurulunda ise 1 üye ile temsil edilecektir.

    Sahanın fizibilite çalışmaların Park ve Bayındır Holding yürütecek, Eti Holding herhangi bir maddi katkısı olmayacak, fizibilite çalışmaları sonucu saha fizibil bulunursa yatırıma başlanacaktır. Fizibilite çalışmaları için harcanacak miktarın 16,5 milyon dolar olarak tespit edilmiştir. Bayındır Holdingin hisseleri daha sonra Vakıfbank’a geçmiş ve Vakıfbank bu hisselerini Park Holdinge devretmiştir.

    Fizibilite çalışmaları ile faaliyetler bugün büyük oranda tamamlanmış, ancak 1998 yılında başlayan çalışmalar yaklaşık 2 yılda tamamlanması gerekirken, 12 aylık ek süre verilmesine rağmen halen üretime geçilememiştir. Daha önce klasik madencilik yöntemi ile tronanın çıkarılması karara bağlanmışken bu yöntemle üretimin fizibl olmayacağı gerekçesiyle Park Holding Çözelti Madenciliği yönteminin uygulanmasını önermekte ve konuyla ilgili olarak Çinlilerle görüşmeler yapılmaktadır.

    Yılda yaklaşık 1 milyon ton soda külü üretecek ve üretimin gerçekleşmesi için 350 milyon dolar yatırım gerektiren trona yatağı 20 yıldır üretime alınmamıştır. Bunun en önemli nedeninin devletin üretimde yer almayacağı anlayışından kaynaklandığını söyleyebiliriz.

    10) MADENCİLİK VE ÇEVRE:

    Madenler bulundukları yerde işletildiklerinde ekonomik olma olasılıkları daha yüksektir. Bu nedenle yatırımcılar uzun mesafelere cevher taşımak istemezler. Her türlü üretimin çevre ve insan yaşamıyla direkt ya da dolaylı ilişkisi olacaktır. Madencilik üretimleri, üretimin gerçekleştiği topografyanın şeklinin bozulmasına, ağaç ve su havzalarının olumsuz yönde etkilenmesine neden olabilir. Cevher üretimleri, işletme alanının büyüklüğüne göre 3-5 hektarlık alanlarda gerçekleştirilir ve doğanın dengesini bozacak geri dönüşü olmayan tahribatlar meydana getirmez. Madenciliğin ikinci aşaması olan cevher hazırlama tesislerinde kullanılan bazı kimyasalların bitki örtüsü ve canlılar üzerinde olumsuz etkileri olabilir. Bu kimyasalların çevre ile temasının kesilmesi ya da kontrol edilebilir boyutlarda olmasının sağlanması hem çevrenin olumsuz etkilenmemesini hem de üretimin devamını sağlayacaktır. Madenler yeraltındaki doğal kaynaklardır. Bu kaynaklar, diğer doğal kaynakların ve canlıların yaşamının olumsuz yönde etkilememesi için, kanun, tüzük ve yönetmeliklerle belirlenen kıstaslar çerçevesinde önlemler alınarak, toplumun hizmetine sunulmak üzere aksatılmadan üretilmelidir.

    Madenler sanayileşmenin lokomotifidir. Hammadde olmadan sanayileşmek mümkün değildir. Hammaddeyi ya ülkenizde varsa üreteceksiniz ya da döviz ödeyerek ithal edeceksiniz. Ülke menfaati, hammaddenin öz kaynaklardan karşılanmasıdır.

    Son zamanlarda “Madenciliğin” çevreyi ve insan yaşamını olumsuz etkilediği yönünde bazen gerçeği yansıtmayan boyutlarda olumsuz söylemler dile getirilerek madencilik aleyhine kamuoyu oluşturulmaktadır. Bunun sonucunda da “ya madencilik ya da çevre” gibi tehlikeli bir noktaya varılmaktadır. Bu durum ülkemize hiçbir şey kazandırmaz. Madenler insan yaşamına ve çevreye zarar vermeyecek şekilde üretilmeli ve toplumumuzun hizmetine sunulmalıdır. Bu ülkemizin hem yeraltı hem de yerüstü kaynakları bizimdir. Hepsine gereken önemi ve değeri vermeliyiz. Bu kaynakları bugün bizler, gelecekte de çocuklarımız kullanacaklardır.

    11) KÖMÜR POLİTİKALARI:

    Zonguldak Taşkömürü havzasında kömür 1820’lerde tespit edilmiştir. Fiili üretim ise 1850 yılında başlamıştır. Kömür, Osmanlı döneminde deniz kuvvetlerinin ihtiyacını karşılamak için kullanılmaktaydı.

    Cumhuriyetin ilanı ile temel hedef olan sanayileşme politikaları doğrultusunda, eğitim, kültür ve çağdaş alanda yapılan değişiklikler için altyapı hizmetlerinde önemli kararlar uygulanmaya başlanmıştır.

    İzmir İktisat Kongresinin kararları doğrultusunda alınan liberal politikalar sonuç vermemiş, 1929 Dünya ekonomik kriz sonrası, Devletin öncülüğünde bir kalkınma modeli benimsenmiş, peş peşe Sümerbank, EİE, Etibank ve MTA gibi sanayinin altyapı kuruluşlarının kanunları çıkarılmıştır. Maden arama faaliyetlerine hız verilmiş, dağınık bir şekilde yabancı firmalar tarafından üretilen taşkömürü devletleştirilmiştir. Karabük Demir Çelik fabrikasının temeli atılmış, bir yıl gibi kısa bir sürede yatırımlar tamamlanarak üretime geçilmiştir. Çelik sanayileşmenin en önemli girdisidir. Daha sonra taşkömürü havzasına yakınlığı nedeni ile Karadeniz Ereğlisi Demir Çelik Fabrikası A.Ş. olarak kurulmuştur. Taşkömürü havzası bu iki önemli kuruluşun kok kömürü ihtiyacını karşıladığı gibi yakacak olarak da vatandaşa hizmet götürmekte idi. Kömüre bağlı olarak bir köy olan Zonduldak şehir olmuştur. Havza ülkemizde madencilik kültürünün yerleşmesinde gelişmesinde çok önemli etken olmuştur. Madencilikteki kalifiye elemanlar EKİ tarafından yetiştirilmiştir.

    1980 sonrası izlenen politikalardan Taşkömürü havzası da nasibini almıştır. SSCB’deki gelişmelere ve artan kömür üretimi fiyatlarına Zonguldak’taki yapısal bozukluklar da eklenince kömür üretim maliyetleri dünya fiyatları ile rekabet edemez boyutlara ulaşmış, gerçekleştirilemeyen yatırımlar, yenilenmeyen teknolojiler Taşkömürü havzasını olumsuz bir noktaya getirmiştir.

    Zonguldak’ta 1,3 milyar ton kömür tespit edilmiştir. Havzada bugün 2 milyon ton kömür üretilmektedir. Üretimin 300 bin tonu demir-çelik fabrikalarına verilmektedir. Bu durum yıllardır savunulan taşkömürünün stratejik olma özelliğini de ortadan kaldırmıştır.

    Havzada üretimin artırılması ve maliyetlerin düşürülmesi için

    1-Personel politikası ele alınarak yer altı ve yerüstü çalışan dengesi uygun hale getirilmelidir.
    2-Verimsiz alanlarda üretimden çekilerek yatay ve düşey konsantrasyon sağlanmalıdır.
    3-Taşkömürü kurumuna ait olan kömür üretimi dışındaki aktiviteler bünyeden çıkarılmalıdır.
    4-Teknik ve ekonomik özelliklerini kaybetmiş olan kömür yıkama tesisleri yenilenmelidir.
    5-Zonguldak Taşkömürü Havzasının yapısına uygun teknolojilerin uygulanması için çalışmalar yapılmalıdır.

    1985 yıllarından sonra başta büyük illerde başlayan hava kirliliğinin faturası ülkemizde üretilen kömürlere kesilmiş ve ithalata başlanmıştır. Özel sektör kömürcüleri önlerini göremediklerinden, devlet kuruluşu olan TKİ’nin özelleştirme politikaları nedeniyle kömürlerimizi iyileştirmeleri yönünde herhangi bir yatırım yapamamışlardır.

    Linyit üretimi ağırlıklı olarak termik santrallere yönelik olarak yapılmıştır. Son yıllarda doğal gaz öne çıkarıldığından linyit üretim hızla düşmüş “AL YA DA ÖDE” şeklinde yapılan sözleşmelere uygun olarak zorunlu doğal gaza dayalı enerji politikaları benimsenmiştir. 8,5 milyar tonluk kaynağın değerlendirilmesi, 1 milyar dolar ödenen kömür ithalatının aşağıya çekilmesi ülke menfaatine olacaktır.

    12) MADENCİLİK SEKTÖRÜ İLE İLGİLİ GENEL DEĞERLENDİRME:

    Maden ve doğal kaynaklara sahip olan ülkeler kaynak oluşturma açısından önemli avantajlara sahip olabilirler. Madenciliği aslında sanayileşmenin en önemli girdisi olarak görmek yanlış olmayacaktır. Üretilen cevherin mamul maddeye dönüştürülmesi katma değeri yüksek ürünlerin elde edilmesini sağlayacaktır. İstihdam yaratacak ve bu ürünlerin ihracatından elde edilecek döviz girdisi ham olarak yapılacak ihracat gelirinden kat kat yüksek olacaktır. Öncelikle gelişmiş ülkelerdeki maden tüketimleri gelişmemiş ve az gelişmiş ülkelere oranla 4-5 kat fazladır. Bu da şunu gösteriyor. Kişi başına maden, tüketimi oranı gelişmişlik düzeyi ile doğru orantılıdır. Osmanlı dönemindeki madencilik politikalarını özetlemeye çalıştık. Cumhuriyet döneminin ilk 20 yılında çok önemli kararlar alınmış, madencilik sektörünün alt yapısı hazırlanmıştır. Maalesef bu anlayış daha sonraki yıllarda istenilen düzeyde devam ettirilememiş, teknik ve teknolojik gelişmeler sağlanamadığı gibi gereken mali kaynağında olmayışı sonucu gelişmiş ülkelerin yönlendirmelerine mahkum olmuşuz. Ve madenciliğimizden elde ettiğimiz ürünler ağırlıklı olarak ara ürün boyutunda kalmış, sanayinin kullanacağı nihai ürünü ithal etmek zorunda kalmışız. Teknolojik gelişmeler takip edilememiş, alınan teknolojiler koşullarımıza göre adaptasyon sağlanmadan aynı projelerin gerçekleştirilmesi için yeniden yabancılara müracaat etmişiz. Alınan teknolojiler hakkında yeterli bilgi birikimi olmadığından tesisler ya anahtar teslimi ya da maliyet + kar esasına göre yabancı firmalara verilmiş ve maliyetleri çok yüksek olmuştur. Yedek parça ve malzeme yönünden de dışa bağlı olmamız kaynakların israfına neden olunmuştur. Şu tespiti yapabiliriz. Hammadde ihraç ederek gelişmiş hiçbir ülke yoktur. Hammaddesi olmayan gelişmiş ülkelerin olduğunu da söyleyebiliriz. Yani hammaddeye sahip olmak önemli bir avantaj, ancak bu kaynakların kullanımını gerçekleştirecek, mamul maddeye dönüştürecek tesis ve endüstrilerin kurulması anlamlı olacağı unutulmamalıdır. Bu noktayı yakalamanın en önemli unsuru eğitilmiş insan gücü, adil bir gelir dağılımı, teknik teknolojik gelişmeleri artıracak AR-GE yatırımlarına önem vermekle mümkün olabilecektir.

    Zaman zaman dile getirilen “Ülkenin kurtuluşu” için var olan maden potansiyellerinin bir an önce üretilmesi, satılması ve bunun sonucunda elde edilecek milyarlarca dolar kaynakla iç ve dış borçların ödenmesi görüşleri ekonomik ve mühendislik gerçekleri ile pek bağdaşmamaktadır. Bu anlayış geri kalmışlıktan bir an önce kurtulmanın mantığıdır. Köşe dönmece anlayışıdır. Üretmeden, projelendirmeden hesap kitap yapmadan sonuç elde edilebileceğinin yanlış mantığıdır. Çünkü madencilik bir ekonomi ve mühendislik işidir. Definecilik anlayışı ile hiçbir yere varılmayacağı bilinmelidir. Yeraltındaki rezervin üretimi, gerek iç tüketim ve gerekse dış tüketim rakamlarına göre gerçekleştirilir. Örneğin Türkiye’nin 2 milyar ton bor madeni var, bu rezervin günün bor satış fiyatlarıyla (150 dolar/ton) çarpılarak bulunacak rakamın hiçbir değeri yoktur. Çünkü dünyada yılda 3 milyon ton bor madeni tüketilmektedir. Sizin 10 milyon , 20 milyon ton üretmeniz ancak stoklarınızın büyümesini sağlar. Türkiye madencilikte, hem günümüzü hem de geleceği planlamak zorundadır. Madencilik kendine has özellikleri olan, üretildiğinde bir daha yerine konulamayan bir sektördür. Onun için üretilen cevherin topluma en faydalı biçimde değerlendirilmesi temel amaç olmalıdır. Sanayileşmeden, kalkınmayı gerçekleştiren ülke yoktur. Hedef sanayileşme olacağına göre üzerinde titizlikle durulması gerekli olan sektör madenciliktir.

    Bugün çeşitli nedenlerle yok pahasına ihraç ettiğimiz hammaddelere gelecekte çok ihtiyacımız olabilir.

    Madencilik sektörüne yön veren kanunlar ve idari örgütlenmeler yıllardır sağlam bir zemin üzerine oturtulamamıştır. 1954 yılında yürürlüğe giren 6309 sayılı yasa, yaklaşık 30 yıl tartışılmış, sonucun ağırlıklı olarak yasadan kaynaklandığı dile getirilmiştir. 1985 yılında çıkarılan 3213 sayılı yasa da 20 yıldır tartışılmaktadır. Bu yasa ile ilgili değişiklikler parlamentonun gündemindedir. Madencilik sektörünün yasalardan kaynaklanan sorunları elbette vardır, ancak bu yasalar hiçbir zaman tam uygulanamamıştır. Çünkü yasaları uygulayacak idari yapı gerçekleştirilememiş, yasayı uygulamakla yükümlü Maden İşleri Genel Müdürlüğü Tüzel kişiliğe kavuşamamış, değişik kuruluşlardan yapılan görevlendirmelerle madencilik sektöründe denetim ve kontrol sağlanmaya çalışılmıştır.

    1980’den sonra uygulamaya konulan 24 Ocak kararları ile liberal bir ekonomi modeli benimsenmiş, Devletin “Üretimden Çekilmesi Gerektiği” anlayışından madencilik sektörü de olumsuz yönde etkilenmiştir. Sektördeki KİT’ler bilinen nedenlerle işlevlerini yerine getiremez hale gelmiştir. Madencilikte özelleştirme, marketlerin özelleştirilmesi ile aynı görülmüş, izlenen yanlı personel ve atama politikaları sonucu motivasyonlar bozulmuş, yapılmayan yatırımlar üretim düşüşlerine neden olurken, ağırlıklı devlet eliyle yürütülen madencilik sektörü gerilemiştir. Madencilik yatırımları riskli yatırımlardır. Büyük sermaye hiçbir zaman bu yatırımlara sıcak bakmamıştır. Devletin, iyi bir kontrol ve denetim mekanizmasının yanında projelendirme, planlama ve yatırım da yapması kaçınılmazdır.

    Türkiye yılda yaklaşık 600 milyon dolarlık maden ihracatı gerçekleştiriyor. Yaklaşık 1 milyar dolarlık da ithalatı var. İhracatımızın 200 milyon doları bor ürünleri, 300 milyon doları mermer, ithalatımızın 650 milyon doları taşkömürü, 150 milyon doları demir cevheridir. İzlenecek politika; nihai ürüne yönelik ihracatı artırırken, ithal kalemlerinde yapılacak üretim artışı ve arama politikaları sonucu döviz çıkışını azaltmak olmalıdır.

    Madencilikte arama, tetkik, araştırma ve geliştirme çok önemlidir. 1935 yılında kurulan Etibank ve MTA bugün artık istenilen boyutta verimli değildir. Etibank parçalanmış, elinde sadece borlar kalmıştır. Diğer işletmeler ya kapanmış ya da özelleştirilmek üzere ilgili idareye devredilmiştir. Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü olarak kurulan kuruluş, 1983 yılında genel Müdürlük haline dönüştürülmüş ve çok yönlü işlevi ortadan kaldırılmış, arama yönü ile Özel Şirketlerle bir tutulmuş, yanlış istihdam ve atama politikalarına kaynak sorunu da eklenince görevlerini istenilen boyutta yerine getiremez hale gelmiştir. Maden arama politikaları yeniden ele alınmalıdır. Neleri aradık, bulduk? gelecekle ilgili neleri aramalıyız? bilinen kaynaklardan ne kadar istifa edebiliriz? gibi yapılacak değerlendirme sonucunda MTA ile ilgili kararlara varılmalıdır

Ana Sayfa 

.