20 AĞUSTOS 2011’DE MEMLEKETE GİTTİM:

    Asım KUTLUATA

    Her yıl en az bir ya da iki kez köye (Fındıklı-Yaylacılar) gidiyorum. Bu yıl eşim, oğlum ve kızımla 19 Ağustos’ta köyümüze giderken önce Trabzon merkeze yaklaşık 15 km uzaklıkta Maçka Yolu üzerinde sol yakadaki Kilat Köyü’nde oturan Asuman’ın Ablası Seyhan Abla’nın evinde bir akşam kaldık. Ağabey Dr.(matematik) İrfan Gündüz’le de tanışma fırsatı bulduk. Güzel bir akşam geçirdik. 20 Ağustos günü rahatsızlığı olan diğer ağabey Orhan Gündüze’e uğradık. Kalmamız için çok ısrar etmesine rağmen kalamadık ve köye hareket ettik.

    Köyde, 1966’da yapımı tamamlanan içi tamamen kestane ağaçlarından ve tahtalardan Sulak Köyünden Niyazi Usta’nın gerçekten ustalıkla yaptığı ve şu anda Anne’min tek başına yaşadığı evde kaldık. Evin artık, yılların verdiği tahribat nedeniyle devrini tamamladığı kanaatindeyim. Bu evde Dedem, Babaannem, Amcam, Babam da yaşadılar. Onları değişik zamanlarda kaybettik. Sohbetlerin yapıldığı, fındık ve mısır ayıklamak için imcenin (mec) çok olduğu, anıların anlatıldığı, geçmişin iyi-kötü ve güzel hatıralarının paylaşıldığı, başta babamın güzel ve espirili anlatımına akraba ve komşularımızın katkıları ile de gerçekten güzel ve hoş günlerin yaşandığı bir mekandır bu ev.

   Amcam, doğuştan engelli (bana göre çocuk felci geçirmiş, babaanneme göre ise korkmuş-perpenmiş) sağ tarafı kısmen felçli, akli dengesi oldukça geri, bazı konularda normal, bazı konularda ise bir çocuk gibi idi. Bu da birçok güzelliği, sempatiyi ve komikliği beraberinde getirmişti. Amcamı, 2001 Yılının Mayıs’ında kaybettik, ancak güzel-hoş söylemleri, espirili değerlendirmeleri, tavır ve hareketlerindeki güzellikler bu gün de aramızda konuşulmaktadır. O’nu çok özlüyor, özlemle saygıyla anıyorum. Yaşamım boyunca hiç unutmayacağım.

   FINDIKLIKDA ÇALIŞMAYA BAŞLIYORUZ.

    Bu yıl Köyde fındık biraz vardı. Üç yıldır yok denecek kadar az olduğunu söyleyebiliriz. Zaten bizim memlekette fındık bir yıl olsa bir iki yıl ya hiç olmaz ya da çok az olur. Şöyle bir değerlendirme yapmamda fayda var. Çayın Rize’ye gelişi 1940’lı yıllardır. Bizim köye gelişi ise 60’lı yıllardan sonradır. Bizim insanımız genel duruma paralel olarak tarım ve hayvancılıkla geçimlerini sağlamaya çalışmışlardır. Tarlalara genellikle mısır ekilirdi. Mısıra uygun olmayan yerlere de fındık dikilmiştir. Sonraları yani 60’lardan sonra mısır tarlaları büyük oranda çay tarlalarına dönüştürülmüş ancak fındık alanlarına çok fazla dokunulmamıştır. Senede bir kere altındaki değişik otların (moluş) temizlenmesi, bazı gereksiz dalların kesilmesi dışında fındığa gereken önemin de verilmediğini söyleyebiliriz.

    Bu koşullar bilimsel verilerden tamamen uzaktır. Verimli bir fındık tarlası için; toprağın tamamen temizlenmesi, köklerin açık olması, (atıkların kökün arkasına yığılarak gübre vazifesi göreceği düşüncesi yanlıştır.) yaşlı dalların kesilmesi, bir kökte en fazla 6-7 daldan fazla dal olmaması, gübrelemenin zamanında ve uygun biçimde yapılması, dalların bir birini engeller biçimde olmaması, fındık tarlalarının içinde meyve ağaçlarının gölge yapacak boyutta bulunmaması gibi, verimi olumsuz yönde etkileyen etkenlerin olmaması gerekmektedir. Bizim yörede bu sayılanların çok azı yerine getirilir. Bundan dolayı da fındığın verimi düşüktür.

    Eriğinsırtı (Amiras)‘daki fındık tarlamda yukarıda dile getirdiklerimi uygulama kararı verdim. Fazla fındık toplayamadım. Fındığı, Asuman, Anam kısmen de Onur’la Yeşim topladı. Ben fındıklığı temizlemeyi, bildiğim doğrulara paralel olarak düzenlemeye çalıştım. Zamanım kısa idi yetiştiremedim. Ama Eriğin Sırtını büyük oranda uygun hale getirdiğimi söyleyebilirim.

   Bundan sonra bu tür çalışmalara devam etmeye çalışacağım.

   Yaklaşık 15 gün, sabahın erken saatlerinden başlayarak öğleden sonra saat 3-4’e kadar hızlı bir tempoda çalıştık. Asuman bu işleri çok bilmemesine rağmen kısa sürede gerek işe gerek arazi koşullarına uyum sağladı. Ben fındıklığı düzeltirken toplanan fındığın çoğunun ona ait olduğunu söylemem gerekir.

   KÖYDE ÜÇ DÜĞÜN VARDI.

   Düğün; eşin, dostun akraba ve hısımların bir araya geldiği, yeni bir yuvanın kuruluşuna maddi ve manevi desteklerin verildiği, mutlulukların paylaşıldığı, küskünlüklerin, sorunların unutulduğu, barışın, hoşgörünün hakim olması gereken toplantılardır. Benim hatırladığım ilk düğün Şükriye – Yunus Öztürk’ün düğünüdür. Yanlış hatırlamıyorsam 1956’lı yıllardı. Hatırladığım kadarıyla o yıllarda düğünlerde daha çok kemençe ile oynanırdı. Erkek horonları’nın yanında kadınların ayrı bir oda ya da salonda oynadığı “kız horonu” vardı. Kadınlar ve erkekler birlikte oynamazlardı. Bugün kız horonu unutuldu. Bildiğim kadarıyla oynanmıyor. Bu önemli kültür yok olmamalı. Ayrıca her zaman kemençe ya da tulum bulmak mümkün olmadığından ve genellikle işler akşamları ya da gündüzleri imce şeklinde paylaşılarak yapıldığı için horon oynama türkü söyleyerek de oynanırdı. Bazı düğün ya da toplantılarda irticalen (söyleme göre söz üretme) birbirini eleştiren, yeren güzel sözler söylenirdi. Burada söylenen atma türkülerden bazıları günümüze kadar gelmiştir. İyi horon oynatanlar vardı. İdrisoğlu Ziya (Gültekin) Maksudun Ali (Özçelik) gibi. Horonun o zamanlar gerçekten çok ciddi oynandığını söyleyebilirim.

   Düğünler akşam başlar sabaha kadar devam ederdi. Sabah açarken “gelino çağrılır” geline bazı öğütler türkü eşliğinde anlatılırdı.Büyüklerine saygılı ol, sabah erken kalk, güler yüzlü ol, çalışkan ol gibi bu söylemeler bazan da o düğünde olmayan kaybedilmiş yakınlar da hatırlanınca sonuç ağlamalara kadar uzanırdı. Bu “gelino” geleneğini en iyi gerçekleştirenlerden biri Şemsut amca (Şemsi Yıldız) idi. Bugün bu gelenek tamamen unutuldu. Ortadan kalktı. Gerçekten güzel bir düğün töreni kapanışı oluyor ve iyi mesajlar veriyordu. (yazıda isminden bahsettiğim üç büyüğümü saygı ve rahmetle anıyorum.)

    Bu yıl çevremizde oldukça fazla dost arkadaş ve akraba çocuklarının evlendiği bir yıl oldu. Evlenenlerin hepsine mutluluklar ve gönüllerine göre bir yaşam diliyor, ülkemize ve insanlığa faydalı “güzel” çocuklar yetiştireceklerine inanıyorum. Memleketteki ilk düğün (2 Eylül 2011) akrabamız, komşumuz Refiye-Hamit’in oğlu Özgen Kutluata’nın düğünü idi Güzel bir düğün oldu. Eğlendik. Miray kızımız Ankara Beypazarı (Çayırhan’da)’da doğmuş, büyümüş. Köyümüze aramıza hoş geldin diyorum. Miray kızımızın işi biraz daha kolay. Kız kardeşi Merve, yeğenim Ali Kutluata’yla daha önce evlendiğinden yeterli bilgiyi alma olanağı bulmuştur.

   2. düğün Suhan Kutluata’nın düğünü (6 Eylül 2011) geç oldu ama muhakkak iyi olmuştur. Gelinimiz Ordu Ünye’den Geline hoş geldin diyor ömür boyu mutlular diliyorum.

   Yeğenim Serkan’ın düğünü 9 Eylül 2011 akşamı idi. Of’ Hayrata gittik. Gelinimiz Kafiye’yi aldık, amcası bana teslim etti, emin ellerde dedim. Söz verdim! Düğünde yaklaşık 1000 kişi vardı. Güzel bir düğün oldu. Kendilerine mutluluklar diliyorum. Biz büyükler aileler, örf adet gelenek ve göreneklerimiz doğrultusunda evlenenlere her yönüyle elimizden gelen desteği verdiğimizi bundan sonra da vermeye devam etmemiz gerektiğini unutmamamız gerekir.

   Bir konuya değinmek istiyorum. 1980’lerden önce ağırlıklı olarak insanlar kendi çevrelerinden kız ve oğlan istiyorlardı. Bu anlayış değişmiş görüldüğü gibi, üç gelinimiz de başka memleketlerden. Bu durumu yeni çalışma koşullarına paralel olarak oluşan sosyal çevrelere bağlayabiliriz.

   Yaklaşık 20 günü yorumlarımla özetlemeye çalıştım. (Gürscistan’a da gittik. Ona başka bir yazımda değineceğim.) Uzun yıllar düşündüğüm ama çeşitli nedenlerle uygulamaya geçiremediğim ev yapımının gerçekleştirilmesini kaçınılmaz olarak görüyorum. Kısa zamanda başlayacağım. Ama zor bir iş olduğunu da söylemeliyim. EYLÜL 2011

Ana Sayfa