10. KALKINMA PLANINDA MADENCİLİKLE İLGİLİ GÖRÜŞ VE ÖNERİLER.

    Asım KUTLUATA

    Cumhuriyetin kuruluşu ile ekonomik kalkınma ve sanayi alt yapısının oluşturulmasına yönelik olarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine kurulan Türkiye Cumhuriyetinin nasıl bir ekonomik politika izleyeceğinin tartışılması amacıyla, 17 şubat 1923’de birinci İzmir İktisat Kongresi, düzenlenmiştir.

    Bu Kongrede; başta sanayici, tüccar, çiftçi, işçi olmak üzere 1135 temsilcinin katıldığı oldukça tartışmalı bir çalışma ortamından sonra, ana sektörler itibariyle, “Misak-ı İktisadi Esasları” başlığı altında alınan kararlar kabul edilmiştir. Kongre’de siyasi bağımsızlığın iktisadi bağımsızlıkla tamamlanması ilkesi benimsenmiş ve hammaddeleri yurt içinde bulunan sanayi dalları kurulması, sanayileşmenin özendirilmesi ve özel sektörün güçlendirilmesi gibi kararlar ana unsur olarak benimsenirken, planlı ekonomiye geçiş sağlanmıştır. Amaç, özel sektör girişimini teşvik etmek ve kalkınmayı özel sektör öncülüğünde gerçekleştirmek olmuştur.

    Birinci İzmir İktisat kongresi ile ilk kez planlı ekonomiye geçiş sağlanmış, Milli sanayi geliştirmek amacıyla Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarılmış ve İş Bankası Kurulmuştur. Ancak Özel sektör istenilen gelişmeyi sağlayamamış, 1929 Dünya Ekonomik bunalımı ile de liberal iktisat politikalarından vazgeçilmiş, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de devletçi ve korumacı politikalar uygulamaya konulmuştur.

    Devletin iktisadi hayata girişi, 1934-1938 yılları arasında uygulanan Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı ile başlamış ve bir çok sanayi tesisinin temeli atılarak üretime geçilmiştir. 1938 yılında 2. ikinci Beş Yıllık Kalkınma planı hazırlanmış ancak II. Dünya Savaşının başlaması ve savaş ekonomisine uygun bazı tedbirler alınması gibi nedenlerle uygulanamamıştır.

    II. Dünya Savaşının sona ermesini takip eden yıllarda, dünyada liberal politikaların etkin olmaya başlaması Türkiye’yi de etkilemiş, 1945-1950 yılları arasında çok partili sisteme geçilirken devlet müdahalesinin azaltılması ve liberal bir ekonomi politika uygulanması yolundaki girişimler ön plana çıkmıştır.

    Ülkemiz, 1947 yılında Dünya Bankası ve İMF’ye üye olmuş, politikalar bu kuruluşların görüşleri doğrultusunda yönlendirilmiş, askeri ve ekonomik yardımlar alınmış ancak istenilen büyüme sağlanamamıştır.

    1950-1953 döneminde gerek tarımda gerekse sanayileşmede önemli gelişmeler sağlanmıştır. Özel teşebbüse öncelik veren anlayış benimsenmesine rağmen birçok Kamu İktisadi Teşebbüsünün (KİT) kurulduğu dönemdir.

    1961 Anayasası ile yeniden planlı döneme geçilme kararı alınmış ve Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) kurulmuştur. 1963-1967 yılları arasında Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanmıştır. Her beş yılda bir kalkınma planları, kesintisiz günümüze kadar hazırlanmış olup, 10. Beş Yıllık Kalkınma Planına yönelik çalışmalar devam etmektedir.

    Günümüze gelinceye kadar gerçekleştirilen iktisat kongreleri, (1923 birinci, 1981 ikinci ve 1992 üçüncü İzmir İktisat Kongresi) sanayi kongreleri ve kalkınma planlarında; ana hedef olarak başta, tarım ve sanayi alanında teknik ve teknolojik gelişmelerin hayata geçirilmesi ve ülkemizin refah seviyesinin yükseltilmesi amaçlanmıştır. Ancak istenilen hedefe ulaşıldığını söylemek oldukça zordur.

    5 yıllık kalkınma planlarının hepsinde madencilik ve enerji yer almaktadır. Örneğin 1963-1967 yılları arasında uygulanan Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planında Madencilikle ilgili Bölümde:

    1-) Milli servetin korunması, yani yeryüzünde ve yeraltında bulunan cevherlerin ekonomik ve teknik kurallara uygun olarak çıkarılması,

  2-) Çıkarılan madenlerin olabildiği kadar çoğunun yurt içinde işlenerek değerlendirilmesi,

    İlkeleri, günümüzden 50 yıl önce, 1963-67 arasında ”bu doğrultuda gerekli çalışmalar yapılarak uygulamaya geçilmesi” görüşleri kitapçığa konulmuştur. Bu iki madde; 10. Kalkınma Planı’na da rahatlıkla konabilir. Elbette ki ülkemizin madencilik sektörü ve sanayisi, 1960 lardan daha ileri bir düzeydedir. Yine de madenlerimiz ağırlıklı olarak tüvanan ya da ara ürün olarak ihraç edilmekte ve sanayinin ihtiyacı olan mamul maddeyi çok daha yüksek fiyatla ithal etmekteyiz.

    Bugün dünya ekonomisi; endüstriyel hammadde, metalik madenler, nadir toprak elementleri, kömür, demir ve birçok madeni geçmişe oranla daha fazla tüketmektedir. Gelişmeler de gelecekte daha fazla hammaddeye talep olacağı doğrultusundadır. Bu ve benzeri nedenler ile ülkemizin yer altı kaynaklarının önümüzdeki yıllarda nasıl değerlendirileceği, hangi ulusal politikaların izleneceğini ve de nasıl uygulamaya konulacağı 10.Kalkınma Plan’da yuvarlak cümleler yerine somut olarak belirlenmelidir.

    1750-1850 yılları arasında Avrupa’da gerçekleşen sanayi devrimini Osmanlı İmparatorluğu çeşitli nedenlerle kaçırmıştır. 1850’lerden sonra Avrupa’da yeraltı zenginliklerinin azalması gelişmiş ülkeleri hammadde teminine yönelik arayışlara sürüklemiştir. İmparatorluk topraklarındaki maden kaynakları, bu ülkeler için çok cazip hale gelmiştir. Çeşitli siyasi ve ekonomik etkilerle bu kaynakları ihtiyaçlarına göre planlayarak üreten ve hammadde olarak yurtdışına çıkaran gelişmiş ülkelerin bu anlayışı Cumhuriyetin kuruluşlu ile bazı değişikliklerle devam etmiştir ve etmektedir.

    Ülkemiz artık; gelişmiş ülkelere hammadde ihtiyacını karşılayan bir ülke konumundan çıkarılarak, hammadde kaynaklarını mamul maddeye dönüştüren ve sanayisinde kullanan bir ülke konumuna ulaşabilmek için 10. Kalkınma Plan’nıda madencilik sektörüne yönelik yer almasını istediğimiz görüş ve önerilerimiz;    

  • Madenler; iyi değerlendirilirse ülkemizin kalkınmasında sanayileşmemizde önemli avantajlar sağlar. Hammadde ihraç ederek kalkınmak mümkün değildir. Bugün madenlerimizin büyük bir bölümü tüvonan (çıkarıldığı gibi) ya da ara ürün alarak ihraç edilmekte olması katma değerin ülke içerisinde kalmadığının en güzel kanıtıdır. Ana hedef; sanayileşme olmalı ülkemizin madenlerini mamül maddeye dönüştürecek teknolojiyi uygulamaya koyarak sanayinin ihtiyacını karşılamak olmalıdır. Bu konu ile ilgili yasal altyapı da zaman kaybetmeden hazırlanmalıdır.
  •    
  • Madencilik her yönüyle riski yüksek olan bir sektördür. Bu risklerden en önemlisi de işçi sağlığı ve güvenliğidir. İş kazalarında hayatını kaybeden çalışanların sayısı oldukça yüksektir. Maddi kayıplar da hiç yadsınacak gibi değildir. Bu konu hem yasal, hem malzeme ekipman, hem de eğitim boyutu ile ele alınmalıdır. Ayrıca madenlerin işletilmesi ile ilgili hazırlanan projelerin gerçeklere uygunluğu ve de uygulamada bu projelere uyulup uyulmadığını kontrol edecek ve denetleyecek bir “Kurumun” kurulması kaçınılmazdır.
  •    
  • Madencilik kamuoyunda çevreyi kirleten bir sektör olarak algılanmaktadır. Bu olumsuz imajı giderecek tanıtımlar yapılmalı, madencilik projelerinin hazırlanma ve uygulanma dönemlerinde, çevreye etkileri her yönüyle ele alınmalı, olumsuzluklar en aza indirilecek ve işletme tamamladıktan sonra uygun hale getirelecek planlamalar yapılmalıdır.
  •    
  • Madenlerin aranması, teknik ve teknolojik özellikleri ile rezervlerinin bilinmesi çok önemlidir. Bu amaçla 1935 yılında kurulan Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü geçmişte bu doğrultuda önemli çalışmalar gerçekleştirmiştir. 1980’den sonra gerek personel gerekse malzeme ve ekipman yönü ile ciddi sıkıntılar yaşamış hatta bu kuruluşa ihtiyaç olmadığı görüşleri de dile getirilmiştir. Ancak ülkemizin yer altı zenginliklerine yönelik çalışmalara günümüzde de ihtiyaç olduğu görüşündeyiz. Geçmişte ihtiyaç olan teknik elemanın alınmaması ve uzman personelin de emekli olması nedeniyle iletişim ve bilgi aktarımında belli kopukluklar yaşanmıştır. Ülkemizde akredite olmuş laboratuvarlar olmadığından birçok numunenin analiz için yurt dışına gönderilmesi ciddi kayıplara neden olmuştur. Son yıllarda MTA’nın başlattığı çalışmalar desteklenmeli, her çeşit analizi yapabilen akredite olmuş laboratuarlar hayata geçirilmelidir.
  •    
  • Aramalarda günümüzde, orta ve uzun vadede hammadde ihtiyacını karşılayabilecek rezervleri tespit edilmiş madenlerin aranmasından çok bu madenlerin teknik ve teknolojik özelliklere yönelik çalışmalarına öncelik verilmelidir.
  •    
  • 12 milyar ton kömür ve dünya bor rezervlerinin %72’sinin ülkemizde olduğu devamlı dile getirilmektedir ve de övünülmektedir. Bu kaynaklara yönelik aramalar önemlidir. Ancak tespit edilmiş rezervlerin görünür hale getirilmesi teknik teknolojik özelliklerinin belirlenmesi enerjiye nasıl dönüştürüleceği ve ülke sanayiinde nasıl kullanılmasına yönelik yatırım ve projelendirmeler öncelikli olmalıdır. Ayrıca, gelecekte gelişen teknolojilerin ve sanayiinin ihtiyaç duyacağı madenlerin, nadir toprak elementleriyle ilgili ciddi planlamalar yapılmalıdır.
  •    
  • Madenciliğin her aşamasında mühendise gereken önem verilmelidir. Arz-talep dengesizliğinden faydalanılarak komik ücretlerle mühendis istihdam etmek , haksız rekabet ve sömürü mekanizması oluşturmuştur.
  •    
  • Ülkemizde maden mühendisliği öğretim ve eğitimi veren maden bölümlerinde; öğretim elemanı, araç-gereç, laboratuar ve bina yönüyle eksikler giderilmelidir. Bu bölümlere alınan öğrenci sayısı azaltılmalı ve yeni maden bölümü açılmalıdır.
  •    
  • Ayrıca Maden Mühendisliğinde staj sorunu ciddi boyutlara ulaşmıştır. Mutlaka ele alınmalı yeni bir staj yasası çıkarılmalı ve bu sorun çözülmelidir. Şu andaki yapılan stajların büyük bir kısmının amaca hizmet ettiği söylenemez.
  •    
  • Madencilik sektöründe sağlıklı bir veri tabanı maalesef oluşturulamamıştır. Devletin değişik kuruluşları ve özel sektör kuruluşlarının verileri birbirini tutmamaktadır. Sağlıklı bir veri tabanı oluşturacak bir düzenleme gerçekleştirilmelidir. Ar-Ge’ye kaynak ayrılmalıdır.
  •    
  • Madenler tükenen kaynaklar olduğundan günümüzde ki tüketme tirendi ile dünya rezervleri, orta ve uzun vadede ihtiyaca cevap vermeyebilir. Bu durum uluslararası düzeyde maden ve enerji kaynaklarına yönelik mücadeleyi artırırken fıyatların da daha da yükselmesine neden olacaktır. Ülkemizde bulunan kaynaklara titizlikle sahip çıkarak, israf etmeden, sanayinin ihtiyacı olan / olacak mamül maddenin eldesine yönelik arama, rezerv tesbiti ve işletmeye yönelik; plan ve projeler yaparak uygulamaya geçilmesi ana hedef olmalıdır.

    Not: Bu yazı TMMOB Maden Mühendisleri Odası Madencilik Bülteni'nin 103. Sayısında  yayımlanmıştır.

Ana Sayfa