SANAYİLEŞMESDE MADENLERİN YERİ

    Asım KUTLUATA

    Osmanlı imparatorluğunun son yüz yılı iç karışıklıklar, ihtilaller ve savaşlarla geçmiştir. İttifak (Almanya, Avusturya, Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı İmparatorluğu) Devletlerinin yenilgisi ile sonuçlanan Birinci Dünya Savaşı, imparatorluğun galip devletler arasında nasıl paylaşılacağına çözüm aranırken, Mustafa Kemal’in önderliğinde başlatılan bağımsızlık ve kurtuluş hareketi bu oyunu bozmuş, bütün olumsuzluklara rağmen Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu engellenememiştir.

    1800’lü yılların başlarında imparatorluğun gündemine giren yenileşme, gelişme ve çağdaşlaşma hareketleri yaklaşık 100 yıl sürmüştür. Bağımsız, layık, çağdaş, üstyapı ve altyapı sorunlarını çözme amacında olan ve sanayileşmeyi en önemli hedeflerden biri olarak gören yeni devletin kuruluşu Mustafa Kemal’in önderliğinde gerçekleşmiştir.

    Osmanlı imparatorluğunun hezimete uğramasının çok çeşitli nedenleri olduğu bilinmektedir. En önemli nedenlerden biri de batıda meydana gelen teknik, teknolojik ve sanayi alanındaki gelişmelere imparatorluğun ayak uyduramaması, gelişmiş savaş sanayi ve endüstrisi karşısında ilkel yöntem ve silahlarla mücadele edilmesi gösterilebilir.

    Bağımsızlığın kazanılması ve Cumhuriyetin kurulması ile harekete geçen cumhuriyet kadroları, Eğitim, hukuk, kültür, sanat, ekonomi ve sanayileşme alanlarında hızlı ve cesur adımların atılması gerektiğinin bilinciyle hareket ederek, çağdaş devlet anlayışına uygun kararları uygulamaya koymaya başladılar. Uygulamaya konulan kararların başında sanayileşme gelmektedir. Sanayinin önemini kavramakla madenciliğin önemini kavramak arasında fark yoktur. Çünkü madenciliğin ürünleri her türlü sanayinin ya doğrudan ya da dolaylı girdisidir.

    Lozan Barış Görüşmeleri sırasında toplanan İzmir İktisat Kongresinde, (17 Şubat – 4 Mart 1923) sanayileşme ve kalkınmanın özel sektör ve yabancı sermaye öncülüğünde gerçekleştirilmesi karara bağlanmıştır. Yaklaşık 10 yıl devam eden bu uygulama sürecinde İş Bankası kurulmuş, özel sektörün desteklenmesi ve yabancı sermayenin gelişi ile ilgili teşvik ve desteklerin verilmesine rağmen yeterli sermaye birikimi sağlanamamıştır. 1932 yılından itibaren de sanayileşme ve kalkınmanın devletin öncülüğünde gerçekleştirilmesi politikası benimsenmiştir.

    Osmanlı İmparatorluğu genellikle yeraltı kaynaklarına orduya silah ve cephane, hazineye para temini amacıyla işletilmiştir. 19. Yüzyılda bir çok Avrupa ülkesi İmparatorluk sınırları içerisinde maden ruhsatı alarak maden üretimi gerçekleştirmişler ve ürettikleri madenleri sanayilerine hammadde girdisi olarak götürmüşlerdir. 1930’lu yıllara kadar ülkenin maden potansiyelinin tespiti doğrultusunda ciddi çalışmalar yapılmamıştır. Öncelikle ülkedeki maden rezervlerinin miktarı ve çeşitliliğinin belirlenmesi için 14 Haziran 1935 yılında 2804 sayılı yasa ile Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA) kurulmuştur. Enstitü anlayışı ile kurulan bu kuruluşun maden potansiyelinin ortaya çıkarılmasının yanı sıra madencilik sektörüne mühendis ve kalifiye eleman yetiştirmek görevleri de verilmiştir.

    MTA’nın belirlediği ekonomik rezervlerin üretimi, sanayinin ihtiyacı olan ürünlerin hazırlanması, işletilmesi, metalurji ve bankacılık alanında madencilik sektörüne hizmet vermek amacıyla 2805 sayılı yasa ile ETİBANK Genel Müdürlüğü kurulmuştur.

    Sanayileşme ve gelişmenin en önemli unsurlarından biri de enerjidir. Bu amaçla 24 Haziran 1935 yılında 2819 sayılı yasa ile Elektrik İşleri Etüt İdaresi (EİEİ) kurulmuş ve devletin sanayi alanındaki kurumsal altyapısı tamamlanmıştır.

    Sanayileşmenin en önemli göstergelerinden biri de demir-çelik üretimidir. Bu amaçla 1937 yılında temeli atılan Karabük Demir Çelik Fabrikaları 2 yıl gibi kısa bir sürede üretime başlamıştır. Demir aramalarına da devam edilerek Divriği Demir Yatağı 1938 yılında işletmeye alınmıştır.

    1940’lı yıllarda ülkenin petrol rezervlerinin saptanması ve işletilmesi, krom, bakır, manyezit, çinko, demir ve kurşun başta olmak üzere bir çok madenin aranması ve işletilmesi ile ilgili projelendirme çalışmalarının yürütüldüğünü görmekteyiz. Kurulan cevher hazırlama tesisleri ile bir çok maden ara ürün boyutuna getirilerek ihraç edilmeye çalışılmıştır. Ülkemizde üretilen kromu ham cevher, konsantre ürün veya ferrokrom olarak değil de kromlu çeliklerin kullanıldığı çeşitli makine ve ekipmanlar haline getirebilseydik katma değerin ülkemizde kalması sağlanacaktı. Aynı anlayış bakır cevheri, bor madenleri ve birçok cevher için de söylenebilir.

    Kaynakların aranması, teknik ve teknolojik özelliklerin saptanması ve üretilmesi elbette önemli bir gelişmedir. Ancak daha önemlisi bu kaynakları nihai ürüne dönüştürecek fabrikaların kurulması ile elde edilecek ürünlerin toplumun hizmetine sunulması ve ihraç edilmesi halinde ülkemiz sanayi ülkesi olmanın yanı sıra milli geliri yüksek bir ülke konumuna gelmiş olacaktır. Son elli yılda başta kömür madenciliği olmak üzere bir çok maden yatağına yatırımlar yapılmıştır. 1970’lerde petrol krizi sonucu kömür arama ve üretimi projelendirilmiş yaklaşık 10 milyon ton olan kömür üretim kapasitesinin yılda 50 milyon tona çıkması sağlanmıştır. Ancak kömür hazırlama ve zenginleştirme teknolojilerinde istenilen sonuç elde edilememiştir.

    Madencilik sektörünün toplam ihracatı yaklaşık 600 milyon dolar civarındadır. İthalatı ise 1 milyar dolara ulaşmaktadır. İthalatın yaklaşık %50’si kömür ve demir cevheri ne verilmektedir. Ayrıca anlamsız rekabet sonucu oldukça düşük fiyatlarla (10 dolar/ton) ihraç edilen endüstriyel hammaddelere (feldspat, kil, kaolen v.s.) gelecekte çok ihtiyacımız olabilir. Hedef bu madenlerin cam, porselen ve seramik ürünlerine dönüştürerek ihraç edilmesi sonucu ülkemizde hem istihdam sorununa önemli katkı sağlanmış olacak hem de katma değerin yurt içinde kalması gerçekleşecektir.

    Sonuç olarak; cumhuriyetin ilk yıllarındaki sanayileşme anlayışının daha sonraki yıllarda aynı heyecanla devam ettiği söylenemez. Maden ve enerji kaynakları tarihte olduğu gibi günümüzde de önemini korumakta birçok savaşın asıl çıkış nedeninin bu kaynaklara sahip olma arzusundan kaynaklandığı bilinmektedir. Gelişmiş ülkelerin yer altı kaynakları ya çok azalmış ya da tükenme noktasına gelmiştir. Ülkemizin ham cevher ihracatı yerine nihai ürüne yönelik tesislerin kurulması, tükenebilir kaynak olan madenlerimizden daha fazla katma değer sağlanacaktır. Madencilik sektörünün uzun yıllardır devam eden sorunlarının çözümüne yönelik, aramadan, üretime ve pazarlamaya kadar kısa orta ve uzun erimli politikalar oluşturulmalıdır. Sanayileşerek milli gelirini yükseltecek bir Türkiye’nin hammadde miktarının en az dört beş katına ihtiyaç olacağı bilinci ile zaman kaybetmeden değerlendirmelere ve planlamalara başlanmalıdır.

Ana Sayfa