YAYLADA HAYAT

    Asım KUTLUATA

    1951’in yayla mevsimi başlayınca (Haziran) beni sütten keserek yaylaya götürmüşler. Bizim köylülerin bir kısmı Corak ve Çapuklu yaylalarına diğerler de 3000 metre yüksekliğindeki Salma Tepesini aştıktan sonra Çağlayan Deresinin devamındaki Salma Yaylalarına çıkmaktadırlar. Salma Yaylasının köye uzaklığı tahmini olarak 20 km civarındadır ve hayvanlarla iki günde ancak ulaşılabilmektedir. Yayla zamanı yaklaştıkça biz çocuklarda bayram heyecanı gibi ayrı bir heyecan ayrı bir sevinç başlardı.

    Yaylaya giderken, yaylada kullanılacak araç , gereç ve diğer ihtiyaçların eksiksiz alınması gerekir. Çünkü unutulan nesnenin getirilmesi zaman alacağından ihtiyacın giderilmesi zor olacaktır. Yola çıkılan günün akşamı genellikle Corak Y aylasında kalınır ve ertesi sabah erken saatlerde Salma Tepesi aşılarak Aşağı yaylaya ulaşılır. Bu yayla geçici gibi görülür ve 20-25 gün kalındıktan sonra asil yayla olan Salma’ya çıkılır. Yayla havası burada yaşanır.

    Yayla evleri; yaklaşık 50 m2 alana 2 metre yükseklikteki taş duvarın üzerine oluşturulan, çatının üstü kiremit vazifesi gören gürgen ya da çam ağacından elde edilen 1-1,5 metre uzunluk, 25 -30 cm genişliğinde hartama denilen tahtalarla örtülerek üç ay süre için ikamet ettiğimiz yatılacak, süt ve katıkların muhafaza edildiği alanlarla , odunların istiflendiği ve ateşin yandığı, ekmeğin pişirildiği bölümlerden meydana gelen mekanlardır.

    Yaylada kişisel mülk; ancak bu ev ve ineklerin barındığı ahırın kapladığı alanla, evlerin önünde yaklaşık 100 metre kare büyüklüğünde lahana, marul, şalgam , soğan gibi sebzelerin ekildiği, bostan denilen birimlerlerdir. Diğer bütün alanlar ve meralar o yaylaya çıkan ailelerin ortak mülkiyetidir. Herkes hayvanlarını istediği otlağa götürebilir, hiç kimsenin müdahalesi söz konusu olamaz. Ancak ortak bir karar alınmışsa herkes uymak zorundadır.

    Kaçkar Dağlarındaki bin bir çeşit ot ve çiçeklerin, buzul ve krater göllerinin , yalçın kayaların , granitlerin, gürül gürül akan buz gibi suların ortasında kurulmuştur yaylamız. Çocukluk yıllarımın geçtiği bu doğa harikası yerlerde; yağmurun yağışı , görüş mesafesini 2 metreye kadar düşüren sisin çöküşü, güneşin doğuşu ve batışı gerçekten her yönüyle görülmeye değerdir.

    Ükemizde yaylacılık , Orta Asya’ dan beri devam eden bir kültürün ürünüdür. Aynı zamanda üretim biçiminin zorunlu sonucudur. Çünkü ağırlıklı olarak hayvancılığa dayanan hayat tarzı; hayvanların doğal koşullarda beslenebilecekleri uygun ortamlara göçü zorunlu kılmaktadır. Çay tarımının ve endüstrisinin devreye girmesi ,bir çok kişinin çay fabrikalarında işçi olarak çalışmaya başlaması , çoğalan nüfus nedeni ile arazilerin bölünmesi, gençlerin bazılarının okumaları bazılarının iş bulmak amacıyla başka illere hatta yurt dışına gitmeleri sonucu bu işle uğraşacak insanların azalması ekonomik getirisinin de az olması gibi bir çok nedenle hayvancılık ve de yaylacılık günümüzde eski önemini kaybetmiştir. Bugün Salma Yaylasına hayvanlarıyla birlikte kimse gitmemektedir.

    Yaylalara son yıllarda; geçmişe özlem duyanların ve bu doğa harikası oluşumları yakından görmek isteyenlerin ve de değişik nedenlerle de olsa talebin hızla artacağını düşünüyorum. Yörenin bazı yaylalarında mülkiyet kavramlarının ortaya çıktığı , betonarme evlerin yapıldığı ,çevrenin kirletildiği bilinmektedir. Bu gibi oluşumlara meydan verilmemsi için gerekli yasal, gelenek ve göreneksel önlemlerin zaman kaybetmeden alınması en doğru yol olarak gözükmektedir. Aksi halde telafisi mümkün olmayacak noktalara varılacağını akıldan çıkarmamak gerekir.

    Yaylalar, deniz seviyesinden yaklaşık 2000- 2500 m yüksekte olduklarından yazın bile serin hatta soğuktur denilebilir. Yaz boyuca erimeyen kar ve buzulların üzerine bazı kuzeye bakan yamaçlarda yeni kar bile yağmaktadır. Bu doğa koşullarına özgü hayvan bitki ve çiçek türleri az değildir. Ayı , kurt, dağ keçisi, geyik, karaca ve yayla tavuğu ve diğer bir çok hayvan bu vahşi doğanın süsleridir. Bu hayvanları avlamak için uğraşanlar çok olmuştur . Ancak bir iki olayın dışında başarılı! olanı hatırlamıyorum. Aslında bunlara hiç dokunmamak gerekir. Buraların güzelliği ,özelliği bu hayvanlarla artmakta ve anlam kazanmaktadır. Yayla tavukları oldukça sarp yerlerde ve zirvelerde yaşarlar ve renkleri de toprağa benzediğinden çıplak gözle pek fark edilemezler ve çok yaklaşsanız dahi kaçmayabilirler. Ancak ani kalkış , yapması halinde çok kereler nasıl korktuğumu anlatamam.

    Yaylada geceleri inekler evlerin bitişiğinde yada yaklaşık 50 mt uzaklıktaki ahırlarda kalırlar, keçi ve koyunlar ise dışarda yatarlardı. Keçiler (mal) genellikle birkaç ailede olurdu. Bizimde 100 civarında keçimiz, 10 civarında ineğimiz mutlaka da bir köpeğimiz olurdu. Benim hatırladığım ilk köpeğimizin adı Keleş idi. Kırmızı-beyaz renkli oldukça büyük ve çok sevimli bir köpek idi. Daha sonraki yıllarda Palas ve Karabaş adlı köpeklerimizde oldu. Yaylada insanları özellikle de çocukları heyecanlandıran köpek ve öküz dövüşlerinin her zaman bir yeri vardır. Zaman zaman sahipleri arasında kavga ve küskünlüklere neden olan döğüşlerin sonunda galip gelenin sahipleri gururlanır ve hayvanları ile öğünürlerdi. Ancak köpeklerin kavgası çok vahşi ve acımasızca kanlı bir şekilde gerçekleşir, kulakları, ayakları ve vücütlarının bir çok yeri yara bere içerisinde kalırdı. Ben bu kavgaları her çocuk gibi heyecanla karşılamama rağmen sonuçları kanla gerçekleştiği için çok da üzülürdüm.

    Benim görevlerim zaman zaman inekleri sağmak,odun taşımak, hayvanların bakımı ile ilgilenmek ve “per” denilen, keçilerin sağılmasını sağlayan dar açı şeklinde etrafı taştan duvarla çevrilmiş, bütün keçilerin tek tek geçerek sağıldığı alana keçileri yönlendirmek ve kaçmalarını önlemek idi. Mal sağıldıktan sonra eve götürülen süt süt makinasından geçirilerek kaymak kısmı ayrılır, kaymaktan tereyağı yapılır, sütün diğer kısmından da peynir çekilirdi.

    Yayladaki evler genellikle ilk yaz (Haziran başı) duvarların onarımı yapılarak üzerleri ağaç ve hartama ile örtülür, kışın çok kar yağdığından bu yapılar kar yükünü kaldıramayacaklarından yayladan dönüşte sökülerek DACAR denilen madencilikteki domuz damı gibi üstüste düzenekler oluşturulur. Bazı evlerin duvarları daha güçlü yapılarak üzerleri kar basıncını kaldıracak çökmeyecek biçimde yapılır. Bu evleri sökmeye gerek yoktur. Yukarki (Salma) evimizi 1960’da yeniden yaparak bu şekle dönüştürmüştük.

    Yaylada genellikle gürgen, kumar ve diğer bazı ağaçlardan elde edilen odunlar yakılır. Özellikle 1500 mt. Yükseklikten sonra bitki örtüsü bodurlaşır karın uzun süre yerde kalması sonucu yere yapışık konumda kalırlar. Yukarki yaylada genellikle kumar ağacı olduğundan odun olarak fazlada başka ağaç tüketmek şansımız yoktur. Odun getirmek, yani yakacak ihtiyacını karşılamak yaylada yapılması gereken önemli işlerdendir. Tamamen sırtta ipe bağlanarak taşınan odunlar hem ısınma hem de diğer ihtiyaçların karşılanması için kullanılırdı.

    Bizim yayla Kaçkar dağlarının Karadenize bakan yönünde yaklaşık 2000 metre yüksekliğin üzerinde kurulmuştur. Sancak tepesinin eteklerinden doğan gür sular Fındıklıda denize ulaşmak için diğer Abu yaylarından gelen ırmaklarla birlikte Kabandibi denilen yerde birleşek Çağlayan deresi adını alarak yaklaşık 25-30 km. sonra denize ulaşır. Yaylamız derenin iki yamacında oluşan otlaklar ve vahşi doğa yapısı küçülmüş bitki örtüsü volkanizma sonucu meydana gelen çakıl (çağel) denilen taş yığınları ve otlaklık alanlardan oluşur. Bulundukları yerlere ve otun özelliklerine göre isim almış alanlar mevcuttur. Yerleşim yerinin (vanag) batısında, derenin solunda Şortoğut,Küçüksalma, Kayadibi, Mersan bulunur. Doğusunda ise Sırt yayla, Pancarlık, Deliot bulunur. Sancak tepesine doğru ise Karagöl, Sevgöl, Kurugöl gibi isimler verilen otlak alanları mevcuttur. Bizim inekler genellikle Sırt yayla, kurugöl, Pancarlık yörelerine giderlerdi. Yaylanın sağ tarafından geçen Sevgölden başlayan dere zaman zaman taşar, insanlar taştan yapılan köprülerden ineklerde dereye dalarak karşıya geçerlerdi. Derenin karşısında Karşıkidüz denilen mesire yeri genellikle akşamları oturulan, yaylaya ilk gelindiğinde horon oynanan, herkesin mutlaka bir hatırası olduğu düzdür. Düz derken bizim bu coğrafyada pek öyle geniş düzlüklere rastlamak mümkün değildir. Ufak tefek açık alanlar düz diye adlandırılır.

    Yayladaki sulara organik olmayan hiçbir şey karışmadığından tertemiz ve buz gibidirler. Bazı pınarlardaki su kalitesi Ağustos ayında bozulabilir. Ancak, genelinde önemli bir değişiklik meydana gelmez. Yaylada geceleri aydınlanma aracı olarak “idare lambası” kullanılır. Gaz yağının teneke bir kutunun içine konulması ve ucunda bulunan bir fitilin yakılaması ile çevresine verdiği ışık gece boyunca aydınlanmayı sağlardı. Zaten geceleri geç saatlere kadar oturmak çok doğru değildir. Çünkü sabah erken kalkmak işin gereğidir. Keçilerin erkenden otlağa götürülmesi ve geri getilerek sağılmaları, ineklerin sağılması, otlağa gönderilme işleri çok geç kalınarak yapılacak işler değildir.

    İnekler ve keçiler sağıldıktan sonra süt, süt makinasından geçirilir, kaymağı, tereyağı elde etmek üzere alınır. Sütün diğer kısmı ise peynir yapılmak üzere biriktirilir. Elde edilen tereyağı, peynir, minci genellikle keçi derisinden yapılmış tulumlarda kışın yemek ya da fazlasını satmak üzere toplanır. Bunların yayladan köye getirilmesi tamamen insan gücü ile yapılmaktadır. Babam ve annem diğer baba ve anneler gibi 30 – 40 kg lık yükleri 10 – 12 saatlik sürede sırtlarında köye getirmişlerdir.

    Yaylada genellikle günlük yiyecek olarak süt ürünleri tüketilmektedir. Çünkü başka yemek yapılacak malzeme zaten yok denecek kadar azdır. Yayladaki bostanlarda lahana, patates, pol (küçük soğan) ve şalgam yetiştirmek mümkün olmakla birlikte önemli bir yer teşkil etmez. Kendiliğinden yetişen yayla lahanası ve “biki” denilen bitkilerden yemek yapılarak yenmektedir. Ana yemekler yoğurt, kaymak, süt, muhlamadır. Yüksek tepelerde yetişen yayla üzümü ve daha alçak kesimlerde yetişen “mahağop” meyve olarak en fazla tüketilenlerdendir. Ayrıca Kazğanaka da sayılabilir. Köyden getirilen bir armut ya da bir erik ve fındığın değeri tartışılmaz. Ancak asıl amaç un getirmek olduğundan bunların sırtta getirilmesi genellikle gereksiz görülürdü.

    Genellikle yukarı yaylada keçilerin (malın) yol problemi yoktur. Taşlık ve otlaklık olan alanlardan her yerden gitmeleri mümkündür. İneklerin ise bu olanağı yoktur. Büyük taş yığınları arasından, dik uçurum yerlerden ineklerin geçebilmesi için patika yollara gereksinim duyulmaktadır. Dedem (Ziya Kutluata) le bir çok yeni yol ve mevcut yollarda düzetmeler yaptığımı hatırlarım.

    Salma yaylası Kaçkar dağlarının zirvesinde kurulmuştur. Yazın genellikle günler yağmurlu, sisli ve dumanlı geçer. Bazen günlerce sis ve dumanın kalkmadığı olur ve sürekli yağmur yağar. Bu süre içerisinde hayat gerçekten sıkıcıdır. Çünkü hayvanların takibi, keçilerin sağılması, sağ salim otlaklardan geri gelmelerinin sağlanması ve takip edilmesi yapılması gereken günlük görevlerimizdendir. Dedem şöyle derdi: Bizim burada olmamızın asıl nedeni bu hayvanlardır. Yani bizler (insanlar) onlara bakmakla yükümlü ve görevlidirler. Hayvanların dışarda kalmaları onlar açısından hayati tehlike oluşturur. Gecenin ıssızlıpı ve karanlığı ayı, kurt gibi hayvanların saldırılarına maruz kalma riskleri çok yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle hayvanları kontrolsüz bir biçimde dışarda kalmamalarına çok özen gösterilir. Dışarıda kalan hayvanlardan bazıları saldırıya uğradıkları ve öldürüldüklerini söyleyebilirz.

    Yaylada biz çocukların rutin işlerin dışında kalan zamanlarda eğlenceleri, genellikle bir araya gelerek taş oyunu oynamak, boğuşmak, dolaşmak, üzüm ve mahağop yemeye gitmektir. Ayrıca Sancak tepesine çıkmak, başka yaylalara (Çapuklu – Balıklı Çor) gitmek heyecan ve zevk verir. Büyükler ise iskambil oynarlar. Genellikle 6 kol çok önemli ve iddaalı bir oyndur.

    Yayladaki yaşamı özetlemeye çalıştım. Eksiklikler mutlaka vardır. Önerileri, eleştirileri bekliyorum. Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen bütün detayları hatırlayabildiğime göre, yaylaların hayatımda önemli izler bıraktığını söyleyebilirim. Yaylada çocukluğumda ki büyüklerimizin çoğunu kaybettik. Hepsini sevgi ve saygı ile anıyorum. Yayladaki hayatla ilgili yazıları yazmaya devam etmeye çalışacağım. 06/03/2008

Ana Sayfa